24 Ekim 2013 Perşembe

wanderer

adam adeta bir Bilbo Baggins idi. ben de ateşin önünde hikayelerini anlatırken ağzı bir karış bakan çocuk. eğlenmekten ve güzel yemekten anlayan biriydi. kendini bir kez kaptırdı mı konuşması hızlanır, zıplayarak ve gözleri parlayarak anlatır da anlatırdı. onu dinlemesi eğlenceliydi. hiç kimseyi o kadar uzun süre dinleyememiştim ben. her şeyden konuşabilirdik. zaman ve mekan kısıtlaması bizde yoktu. beraber olduğumuz süre içinde her şeyi yapabilirdik. ruhlarımız özgürdü bizim.

belki de birbirimiz için fazla özgürdük.

yine hikayelerini anlatırken, ben de gözlerim pokemon gibi onu dinlerken kocaman sarıldı bana. parfümü muhteşemdi. omzu ise çok rahat. o her zaman benim için biçilmiş kaftandı ama ya ben bunu görmemekte diretmiştim ya da zamanı değildi.

sonsuz bir zaman diliminde sarıldık birbirimize. özlemiştim. özlemişti.

geçen seferki konuşmamızdan sonra hiçbir şeyin değişmediğini görmek hem güzel hem ürkütücüydü. eninde sonunda bir -konuşma- yapmamız gerekiyordu ve ikimiz de bunun farkında olmamıza rağmen erteliyorduk. biraz anı yaşıyorduk sanırım. ikimiz de birbirimizin ciğerini bildiğimiz için -allaam acaba ne geçiyor aklından-
sorusu bizde yoktu. ne hissettiğimizi bakışlarımızdan anlayacak kadar birdik.

peki ben neden bu kadar tuhaf hissettim kendimi? toparlanma sürecinde olduğum için mi? -o- olduğu için mi? yoksa sadece basit bir hormon kıpraşması olduğu için mi?

ilk defa onun aklını okumak kolay, kendi aklımı okumak ise korkunç zor.

ve sanırım ilk defa korkuyorum ondan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yaz okurum sen de yaz sesin çıksın biraz!